Demokrasi, Sadece "SANDIK" Değildir*




31 Mart seçimleri belgeledi ki, başından beri "demokrasi sadece sandıktır" diyen AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan, artık sandığa da inanmıyor. "O"nun ve ülkenin buraya nasıl ve niçin geldiğini belgeleyen süreci bu haftadan başlayarak bir anlamda ?tarih düşmek? amacıyla, irdelemeye çalışacağım:
 

Çok partili düzene geçtiğimizden bu yana, bazen durulsa da çoklukla kriz düzeyinde seyreden ve giderek ülkemizi içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getiren politik bunalımın arkasında 60 yıllık bir süreç var. Başından beri, kavganın aslî tarafı olan sağ iktidarlar, zaman içinde isim ve kadro değiştirseler de hep aynı ideolojinin (tutucu-sermayeci) temsilcisiydiler. Bu kavga, öyle R. T. Erdoğan'ın dediği gibi ne onunla başladı, ne 15 yıllıktır, ne de demokrasi kavgasıdır. Bu kavganın özünde, büyük oranda ekonomik politikadaki ayrışma vardır. Siyasal, sosyal ve kültürel tartışma da buna bağlıdır.
 

"Yeter söz milletindir" sloganıyla 1950'de seçimi kazanan Demokrat Parti'nin arkasında, bu gunku gibi aş ve iş derdindeki yoksul yığınların umudu vardı. O yıllarda Türkiye nüfusunun çok büyük çoğunluğunu oluşturan köylüler Menderes'e büyük destek verdi. Demokrat Parti'nin, "Her mahallede bir milyoner yaratma" anlayışıyla uyguladığı Amerikancı politikalar, sonunda ekonomiyi 1958 devalüasyon (Lira'nın, Dolar karşısında değerini düşürmek) batağına sürükledi. 1960'da, iktidar asker eliyle DP'den alındığında, daha da yoksullaşan Anadolu, çareyi sırtında yorganıyla batıya doğru göçte aramaya başlamıştı.
 

1961'de yapılan seçimde oy çokluğunu yine ,(kitabî dille) liberal-kapitalist eğilimli merkez sağ partiler aldı. Kısa süre sonra, ülkenin yönetimi yeniden DP'nin devamı olan Adalet Partisi'nin eline geçti. Tek başına hükümet eden AP, "Halk plan değil pilav istiyor" anlayışıyla, planlı kalkınmayı (sanayileşmeyi), devlet destekli özel sektörün eline terk etti. Her mahallede bir milyoner yaratma politikası, yerini hükümet yandaşı holdingler yaratmaya bıraktı.
 

1970'in başlarına gelindiğinde ekonomimiz, bir kez daha enflâsyon ve artan işsizlikle karşı karşıyaydı. Elbette bedel ödeyenler, her zamanki gibi, çalışanlar ve yoksul kitleler oldu. Gençliğin sokaklara taşan tepkisi, sendikaların desteğiyle doruğa çıktı. Bu direnişe karşı Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek, demokrat politikacı fotoğrafı veriyordu. 12 Mart 1971 müdahalesinin hedefi, aslında (şapkasını alıp gittiği için korkaklıkla suçlanan) Demirel'in demokrasisi değildi. 12 Martçıların o zaman da "balyoz" adını taktıkları yok etme uygulamalarının hedefinde, halkın ekonomik ve demokratik çıkarlarını savunan solcular vardı.
 

1973 seçiminde halk, "Toprak işleyenin-Su kullananın" diyen Karaoğlan Bülent Ecevit'e sahip çıktı. Ancak, kapitalist dünyanın yarattığı ilk petrol krizinin faturası, kısa süren sosyal demokrat hükümete kesildi. Milliyetçi Cephe hükümetleriyle daha çok radikalleşen özel sektörcü politikalar, 12 Eylül 1980'e kadar ülkeye hâkim oldu. Üstelik tırmandırılan cepheleşme politikası, halkı ırk, din, mezhep temelinde neredeyse mahalle-mahalle ayrışmaya zorladı. Çorum, Sivas, Tokat, K.Maraş ve Gazi Mahallesi katliam ve olayları bu dehşet politikasının acı sonuçlarıdır. Günde ortalama beş gencin canını yitirdiği o günlerde Demirel Başbakan olarak, "Bana, ?Ülkücüler-Sağcılar suç işliyor' dedirtemezsiniz" derken, muhafazakâr demokratlığının(!) gereğini yaptığını söylüyordu.
 

12 Eylül 1980 darbesi ile enflasyonun girdabına düşmüş olan ekonomi, Demirel'in sağ kolu ve Erbakan'ın 1973 seçimlerindeki İzmir milletvekili adayı Turgut Özal'a teslim edildi. 1983 seçimleriyle de Özal'ın komutasında 10 yıl sürecek küreselleşen kapitalist ekonomi dönemi başladı. Bu dönem, yine yoksul halkın oyundan güç alan ve zengini daha da zenginleştiren merkez sağ (liberal kapitalist) ekonomik politikaların yerleştiği bir süreçtir. Özeleştirme, sendikasızlaştırma ve sanayinin uluslararası sermayeye devri politikası, bu döneme "küreselleşme" adı altında damgasını vurdu.
 

Özal'dan sonra, Türk-İslam sentezinin ağırlığını koyduğu Demirel'in önderliğindeki muhafazakâr demokrat hükümetler dönemi koalisyonlarla da olsa, devam etti. Ancak, bir önemli değişim oldu. 1995'te yüzde 20 oyla birinci parti olan Milli Görüşçü Necmettin Erbakan artık başbakandı. Maraş'tan Konya'ya, Kayseri'den Kocaeli'ne kadar tarikatlar destekli yeşil sermaye boy göstermeye başladı. "28 Şubat Post Modern Darbesi", işte bu dönemde oldu. Hem de 1950 sonrası bütün zamanların demokrasi aşığı Demirel'in Çankaya'da olduğu bir tarihte. Erbakan da ıslak imzalı istifasıyla, her zamanki gibi ağzı kulaklarında Başbakanlık?tan çıkıp gitti. 1999 seçimi sonrası, demokratik solcu Ecevit'in kurduğu merkez sağ koalisyonu, daha yolun başında iç ve dış tuzakları aşamadı ve 2000 krizi patladı. Koalisyon ortağı MHP'nin baskısıyla iki yıl öne alınan 2002 seçiminde, artık halk çareyi yeni ve genç sandığı Erdoğan'da aradi.

(*) E.Cumhurbaskani A.Gul
Not. Ggelecek hafta sürecek


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 29.4.2019 08:03:03 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.



Okuyucu Yorumları

Günlük Koronavirüs Tablosu