VAZGEÇİLMEZLİĞİN SONU 




Öyle bir dönem yaşıyoruz ki halkımız, devasa bir demir mengenenin arasına sıkışmış durumda. Bir yanı yüz yılın sonu alınamaz salgını, diğeri tırmanan pahalılık ve işsizlik.

Gelin görün ki, bu sorunları çözmek için halktan yetki almış partizan Saray Takımı, sadece sandıktaki OY hesabı için akla insafa ve hatta ahlaka sığmayan bir dinî istismar söylemini pervasızca sürdürüyor.

Ülkenin yakın geçmişinde halk “OY’u” dışında, hiç bu kadar yalnız kalmamış, aç-açık bırakılmamıştı.

2019 yerel seçimi öncesi AK Saray şunları söylüyordu: “İstanbul’u kaybedersek, Türkiye’yi kaybederiz”. Yetmemişti, “Ben kaybedersem, Türkiye her şeyini kaybeder” diyerek “vazgeçilmezliğini” ilan etmişti.

Korktuğu başına gelmiş; Yalnız İstanbul’u değil, hemen bütün büyük kentler elinin altından kayıp gitmişti.

Demokrasiyi “sadece sandık” diye anlayan ve sandık sayesinde devletin bütün güçlerini eline alan ve öylece “Tek Adamlığıyla” dünyaya meydan okuyan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan sonunda “sandıkta” yenik düşmüştü.

O nedenle, ne yaparsa yapsın artık yüzde 50’nin altına düşeceğinin stresine (gerginliğine, sinirliliğine, telaşına) kapıldı.

 Bilinçaltındaki Tek Adamlık duygusu “büyüklük (ya da küç..lük) kompleksi”, Osmanlı Sarayında bir dönem olduğu gibi, yenilginin kendince sorumlusunu ve suçlusunu “hal” etme sar(malı)ası dışa vurur oldu.

Politikaya atıldığından beri en iyi bildiği ve her seçimden sonra kendi deyişiyle daha da “ustalaşan” yeteneği, rakipleriyle arasındaki gergin çatışmayı tırmandırmaktı.

Öylece, ülkenin ve halkın birincil gündemini yani AŞ-İŞ derdini gölgelemek, karartmak gerekirdi. Ne var ki, karartıyorum derken, kitabını yazdığı ekonominin en duyarlı (en sağlam olması gerek) ipini kopardı.

Tüm ekonominin çarklarını döndüren ve ulusal üretim ve hizmetin değerini ve bölüşümünü denge içinde tutmakla görevli Merkez Bankasını (Hazineyi) kendi eliyle önce boşalttı sonra da devre dışı bıraktı. 

Şimdi, düştü dün düşman gördüğü Çöl Emirlerinin Saray yollarına; (el açtı demeyelim de), laik demokratik cumhuriyetin elde kalan varlıklarını pazarlamaya çalışıyor.

Gerekçesi de, “Milli İtibarımız” diye, diye pul ettiği Türk Liramız için ikinci “Kurtuluş Savaşı” imiş!

2002’de AKP iktidara gelene kadar seçilmiş dört Cumhurbaşkanı ve altı Başbakan geldi ve gitti. Özellikle birlik ve dirliği zedeleyecek tek adım atmadılar. Dış ilişkilerde hepsi de, önyargılarına ve duygusallığa asla kapılmadılar. Dış politikayı iç politikaya alet etmediler. Yeri geldiğinde çok yürekli, gerektiğinde yumuşak olabildiler. İktidardayken, her zaman muhaliflerine karşı saygılı, halka hoşgörülüydüler. Partiler arası tartışma ortamında hazırlıklı ve donanımlı olmaya özen gösterdiler. Sorunlu konularda sabırlı bir özgüven içinde olabildiler.

2007’den beri Başbakan sonrası Cumhurbaşkanı iken, AKP Genel Başkanında bu niteliklere, sıfatlara ve yaklaşımlara benzer söylemler ve eylemler “yok oldu” gitti.

Demokrasilerde, sandıktan çıkmak elbette zorlu bir emek ister. Hedefe varmak için yeri geldiğinde “kızılcık şurubu içip, kan kusmaya”* da katlanmak gerekebilir.

Ne var ki asıl vazgeçilmezlik (büyüklük), yurttaşın birliği-dirliği için sandıktan çıkmamayı da kabullenmek ve içselleştirmek ile olur.

Yakın siyasi geçmişte, sandıktan gelip, sandıkta giden birçok saygın ve anılan politikacı var.

Her koşulda çıkma hırsına kapılıp gözü başka hiçbir şey görmeyenlerin, sandıktan çıksa da, çıkmasa da saygın ve anılır oldukları görülmemiştir.

(*) Partili Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın sıkça yenilediği bir söz.

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 13.12.2021 08:14:21 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.



Okuyucu Yorumları

Günlük Koronavirüs Tablosu