İyimser olmalıyız-2




Dün demokratikleşme konusundaki öneri-düşüncelerimi yayınlamıştım. Bu gün de, “ekonomik kalkınma” konusu ile sürdürüyorum;

1950 öncesinin ekonomik yapısı yalnız Türkiye’de değil dünyada da çok farklıydı. Yönetim kadroları da, her ülkenin kendi koşullarına göre oluşmuştu. Dolaysıyla, Atatürk ile başlayan, İsmet Paşa ile süren cumhuriyet kuşağının kadrolarını ve atılımlarını, o tarihlerdeki iç ve dış etmenlere göre değerlendirmek gerekir.

Cumhuriyetin kurucu kuşağının önde gelen ilk dört politikacısını, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar ile Adnan Menderes’i bir yana bırakırsak, son 70 yılın kalkınma sürecinde en çok emeği olan, Süleyman Demirel’dir. Gerçekte, Turgut Özal da Demirel’in kadrosundandır ve onun uzantısıdır.

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin zorunlu olarak uyguladığı, iç ekonomilerini gümrük duvarlarıyla koruma (ithal ikame) politikası, Demirel’in başbakanlığında ve Özal’ın DPT Müsteşarı olduğu tarihte değiştirildi. Yıllarca çok tartışılan 17 sayılı Türk Parasını Koruma Kararları 24 Ocak 1979’da yürürlükten kaldırıldı. O tarihten sonra başta R.T. Erdoğan, gelen Başbakanların hepsi de, IMF’nin güdümündeki devlet destekli ‘serbest pazar’ ekonomisini sürdürdü.

Aslında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Çin başta, merkezi planlamaya dayalı sosyalist ekonomiler bile ağır aksak da olsa, rekabetçi küresel ekonominin gerektirdiği açılımlara ayak uydurmak zorunda kaldılar. Çünkü bilgisayar teknolojisindeki hızlı gelişme, ulus devletin ulusalcı koruma politikalarını bir anlamda deldi geçti. Öncelikle sermaye, üretimde ve pazarlamadaki buluşlar ve iş gücü sınır tanımaz oldu.

1980’den beri küresel sermayenin doğrudan ve dolaylı etkisindeki ekonomilerin, 2019’da dünyayı saran Covid-19 salgını yüzünden, daha devletçi ve merkezi planlamacı ya da kamusal denetimli bir dönüşüme zorlanacağı beklentisi, iyi niyetli bir olasılık olarak kaldı.

 2021’in yarısından beri yine küreselleşmiş işbirliklerinin, iç-içe geçmiş markaların (firmaların) ve etkileşimlerin, kaldığı yerden aynen yoluna devam ettiği ve edeceği bir gerçek.

Bu varsayımla ekonomik ve mali açıdan AK Saray sonrasına bakıldığında, ülkeyi en üst düzeyden yönetmeye aday olanların (muhalefetin) birincil sorumluluğu, ulusal geliri istikrarlı bir oranda çoğaltırken “dünya gelirinin paylaşımından ülkemize düşen payı” anlamlı bir ölçekte artırma becerisini göstermektir. Üretilen ulusal mal ve hizmet gelirinin (çok, çok küçük miktar da olsa) ülke dışına gizli-kara-haksız transferine hiçbir koşulda fırsat verilmemelidir; (faiz lobisi ve son Somali hibesi gibi).

Kalkınma ile ilgili ikinci temel konu, sanayileşme ve kentleşme çabalarının sonucu ortaya çıkan ve tehlikeli düzeye ulaşan (sel baskınları, tarım alanları kıyımı, orman yangınları, betonlaşma, hava kirliliği ve benzeri) çevre sorunlarıdır.

Ayrıca, “çevre sağlığı” tanım olarak ülkemiz için, sadece doğa ve fiziksel çevrenin korunması olarak anlaşılamaz. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde çevre sağlığı konusu yolsuzlukları, etik olmayan kazanımları, kürsü dışı dokunulmazlık ve hukuksuzluğu da içermelidir. Bu geniş tanımıyla çevre sorunu, kamu yönetiminin en önemli ve aynı zamanda da en zor konularının başında gelir.

Üçüncüsü, Türkiye’nin bütün dünya ülkeleri arasında son sıralarda olan gelir dağılımı adaletsizliğidir. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2019 gelir dağılımı araştırması sonuçlarına göre, nüfusun en düşük gelir düzeyindeki ilk yüzde 20’nin, milli gelirden aldığı pay yüzde 5’in altına düşmüş. En zenginler grubu yüzde 20’nin aldığı pay ise yüzde 45. Yani en yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı, artarak yaklaşık 10 kata çıkmış.

Bu araştırmaya denk günlerde Forbes dergisinin açıkladığı bilgiye göre, Türkiye’nin milli gelirinin onda biri, en zengin 100 kişisinin elindedir. Bir başka hesapla, milli gelirin yüzde 80’i, nüfusun yalnızca yüzde 7’sinin eline geçmiş durumda.

Muhalefetin bu konuda yaklaşımı AK Sarayın yaptığını taklit etmek, maddi ve parasal dağıtım ve yardımlar gibi popülist çözümler değil, kamunun bütçe, kaynak-harcama politikalarında etkin yeni düzenleme önlemleri olmalıdır.

Daha önemlisi, milli gelirin nerede ise tamamı özel kesimde oluştuğu için vergi, teşvik, para ve finans politikalarının etkin, verimli ve adil bölüşüme uygun karar ve yöntemlerle geliştirilmesi ve yenilenmesi gerekir.

İki günkü yazımın özeti, AK Saray yüzünden halkta biriken umutsuzluğu gidermek için (kadro, bilgi, deneyim, donanım, mali ve moral) her bakımda ana muhalefetin çözebileceği sorunların önceliklerine ve yollarına dair düşünce ve önerilerimi sunmaktı.

Çünkü AK Sarayın, laik cumhuriyetin yakıp-yıkıp tasfiye ettiği, satıp-savıp tükettiği ne kadar demokratik ve ekonomik kurum ve kuruluş varsa, hepsinin de ayağa kaldırılabileceği, yeniden yeşertilebileceği iki zengin kaynağımız var:

Laik Cumhuriyetin yetiştirdiği dünya ile her alanda yarışabilir akılda, inançta yetişmiş insan (beyin) gücümüz ve her türlü iç-dış engellere karşın enerjide, ulaşımda, sulamada, tarımda, ağır sanayide ve imalat sanayinde 21. yüzyılın başına 17’ciliğe yükselmiş alt yapı kaynağımız var.

Her koşulda ülkeyi düze çıkarmak konusunda iyimser olmalıyız. Yeter ki, Tek Adam R.T. Erdoğan demokratik yolla gitsin.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 17.8.2021 08:06:32 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.



Okuyucu Yorumları

Günlük Koronavirüs Tablosu